Konformist Psikoloji


30

Yeni Freudcuların bilinçdışının psikolojisinden bilinçli olana, id’den egoya, cinsellikten ahlâkçılığa, bastırmadan kişilik gelişimine ve en geneliyle libido ve derinlik psikolojisinden “yüzey ve kültür psikolojisi”ne kayması post-Freudcularla hızlandı. Psikanaliz çok fazla uzak, çok fazla kişiliksiz, çok fazla maddeciydi. Geçmiş onurlandırıldı ve unutuldu. Yeni-Freudcuların revizyonları bir kez daha revize edildi. Freudcu kalıntılardan temizlenmiş olarak varoluşçu bir ambalaja (gerçek self, kişilik, kendini gerçekleştirme temalarına) ulaşıldı. “Otantiklik” öne çıktı.


Post-Freudcular şimdi (toplumsal değişimin alın teri, kiri pası olmaksızın) özgürleşmeyi önerirler. Onların bakış açılarına göre Freudcu biyolojik ve içgüdüsel psikolojiden salt hümanist, varoluşçu, kişisel bir psikolojiye doğru giden hareket bile endüstriyel toplumun ne denli özgürleşmeye doğru ilerlediğinin kanıtıdır. Şimdi nihaî özgürlüğe (öznel ve psikolojik bireye) hazırızdır. Oysa farklı bir yorum mümkündür: Öznellik, tekdüzeleşmiş bir toplumun etkisi altında dağıtılmaktadır. Ego -ya da self, bireysellik, öznellik- psikolojik düşüncede öne çıkmaktadır; bunun nedeni. tam da egonun aslında varoluştan çıkmaya hazırlanmasıdır. Çok fazla seçenekle yüz yüze kalmış, diri bir ego olduğu için değil, hiçbir seçeneği kalmamış bir ego olduğu için kimlik ve kimlik krizlerinden, güven ve güvensizlikten, otantiklik ve kötü niyetten konuşulup durulmaktadır. Revizyonistler bunu doğru olarak -egemen güvenlik arayışı olarak- okurken bile yanılıyorlar, çünkü tarihin ve toplumun ürünü olan bir şeyi -anksiyete ve güvensizliği- alıp insan varlığının evrensel bir öğesine –biyolojiye- çeviriyorlar .

Varoluşu kazanırken, tarihi yitiriyorlar. Fromm “Özgür insan zorunlu olarak güvensizdir” diyordu.
Psikanalitik kuramda ise anksiyete ve güvensizlik. evrenselleştirilmez, bastırıcı bir uygarlığın bireyden zorla söküp aldığı bir bedel olarak okunur. “İçsel çözülmenin ve otorite özleminin” yaygınlığını gören Freud, bunun bir nedeninin “kültürün her bireyden istediği korkunç bastırma çabasına bağlı olarak egonun yoksullaşması” olduğunu belirtmişti. Kuramın yönelimi açıktır: Kişisel güvensizlik kolektif bastırmaya doğrudan bir yanıttır. İnsan ruhunun evrensel bir bileşeni değildir.


Carl Rogers “Bu varlıklı toplumda birçok insan için gerçekleşmekte olduğu gibi..” diye yazar, “maddî ihtiyaçlar büyük oranda doyurulduğunda, bireyler psikolojik dünyaya döner, daha büyük oranda otantiklik ve doyum ararlar.”
Maddî ve psikolojik ihtiyaçlar arasında bir ayrım yapılması zaten mistifikasyondur; maddî yapının sağlam olduğunu kabul edip yalnızca bazı psişik ve ruhsal değerlerin eksik olabileceğini itiraf eden varlıklı toplum ideolojisine teslim olur. Tam da bu ayrım “otantiklik” ve “doyum”u müşteri için daha fazla meta haline getirir. Doğrusu, hastalıkların kaynağı bizzat bu yarılmadır: çalışmayla “boş” zaman, maddî yapıyla psikolojik “dünya”, üreticilerle tüketiciler arasındaki bu yarılma. Rogers bu yarılmayı kabullenir ve tedavi olarak iki kat fazlasını önerir: İşte geçen yorucu bir günden sonra bitkin düşenler biraz “otantiklik”le yorgunluklarını gidermelidir. Bu, medya tarafından her gözenekten sokulan mesajın aynısıdır. Hoşnutsuzların dikkati kaynaktan yüzeye çevrilir. Yaşamın boşluğunun, aldatmacalardan çok televizyondaki tekrar gösterimlere bağlı olduğuna inanılmalıdır.


Allport bir başka dil, olumsuzluğu kazılarak temizlenmiş bir dil konuşur. Yalnızca olumlar ve onaylar. Yeni-Freudcularda bulunan hastalık ve nöroz, cinsellik ve bastırma, uygarlık ve hoşnutsuzluklarına ilişkin ipuçları bilinmez. Cinselliğin Yeni-Freudcularda uğradığı yüceltme, daha sonrakiler için bir çıkış noktasıdır. Sonuç, lise bitirme töreni nutuklarına yakışan bir metindir: “Mutluluk, kişi amaçlarının peşinde koşarken ya da bunları tasarlarken onun bütünleşmesine eşlik eden ateştir.” Freud tarafından babanın ve toplumun gücünden ve şiddetinden çıkarılan ve kökleri grupsal günah çıkarmalara dek giden vicdan ya da süperego “değerle ilişkili bir zorunluluk”, “bütünüyle olumlu ve dolaysız bir zorunluluk ya da iç-tutarlılık duygusu” şeklinde bayağılaştırılır.


Olumlu ve etkileyici anlatım tesadüfî değildir. Olumlunun olumsuzu kovması özendirilir. Neşeli olmaya çalışılır, çünkü neşesiz bir dünyadır bu. Bu konuda kafa yormak tabu olduğundan, Allport da ötekiler gibi yutulamayanı (yalıtılmış ve terkedilmiş bireyin “olabileceği”, “sevebileceği”, “varolabileceği” yalanını) hiç değilse tadılabilir kılmaya çalışır. Bu nedenle, çalışmalarının doğası “pratik el kılavuzu” düzeyindedir. Fromm Sevme Sanatında “sevme sanatı üzerine kolay talimatlar beklemememizi” söyler. Sonra da “Eğer nasıl sevileceğini öğrenmek istiyorsak, başka herhangi bir sanatı, yani müziği, resimi, marangozluğu ya da tıp, mühendislik sanatını öğrenmek isteyince izlediğimiz usullerin aynısını izlememiz gerekir” der. İnsanın Kendini Arayışında Rollo May hiç bir ucuz ve hazır çözümün sunulmadığını, ama “değerli ve derin bir anlamda her iyi kitabın bir kendine-yardım kitabı olduğunu” söyler bize. Kendine yardım edilir, çünkü kolektif yardım kabul edilemezdir; toplumsal ve politik praksis dünyası reddedilirken, bireysel çaresizlik çoğaltılır ve kendine-yardım, hobiler ve pratik el kılavuzları aracılığıyla yatıştırılır. Bu, burjuva toplumu yolunda tutmak için kullanılan eski bir formüldür: Çalışma zihni ve bedeni egemenliği altına alırken, zihne kendi işine bakması öğütlenir.


Özgürlüğün ekonomik oligarşilerce önünün kesilmesi zorunlu değildir, der Rollo May bize; “eğer bakış açımızı korursak, bunların özgürlüğü tahrip etmeleri gerekmez.” Tam da şimdi “içe-dönük psikolojik ve tinsel özgürlüğe” zamanımız vardır. Adaletsiz bir gerçek tinselleştirilir; biraz inat sayesinde herkes özgürdür ya da olabilir. Bir zamanlar zenginlerin yoksullara öğütlediği bütün erdemlilik vaazları yeniden servise konur. May bir soykırım ve teknolojik patlama çağında “Hangi çağda yaşadığımız sorusu önemsizdir” diye yazar. “Hiç bir travmatik dünya durumu bireyi kendisine ilişkin son kararı verme ayrıcalığından alıkoyamaz, bu yalnızca kendi kaderini onaylamak olsa bile” der, sanki yaşamın kendisini değil, kendi ölümünü onaylamak özgürlüğün esasıymış gibi.


Post-Freudcuların birçoğundaki ortak itici güç varoluşçuluktur. Ancak bu varoluşçuluk (ev tüketimine yarasın diye) Avrupa’daki vurgularından (dehşet, şiddetli sancı, umutsuzluk ve “bulantı”dan) bütünüyle temizlenmiş; rahatsız edici sivrilikleri tasasız Amerikan ethosu adına törpülenmiş bir varoluşçuluktur. Olumsuz olumluya: çevrilir; trajedi, yalnızlık, ölüm yalnızca yaşamı daha da “derinleştirdikleri” için kabullenilir. Maslow yaşamın trajik anlamından sanki ayın özel çeşnisiymiş gibi söz eder, çünkü “sığ ve yüzeysel yaşamın tersine”, “yaşama ciddiyet ve derinlik boyutu” ekler. Durgun yaşama panzehir olarak bir tutam ölüm salık verir.. Ve bütün bunların psikolojik düşüncede bir ilerleme oluşturduğuna inanılır. Freud’un cinselliğe ve psişik geçmişe ilgisi bir yana bırakılarak yerine erişkinlerin moral ve kültürel sorunları konur. Fromm “Nöroz kendi başına son çözümlemede bir moral yetersizlik belirtisidir” diye yazar.
Gündelik akıl hep sağlıklı ve delinin farklı dünyalara ait olduğunu ve farklı dünyalara sokulması gerektiğini öne sürer. Freud’un en büyük katkılarından biri, normalle anormalin, sağlıklıyla hastanın bir süreklilik oluşturduğunda ısrar etmesidir. Farklılıklar nitel değil, sadece niceldirler. Maslow’un bütün psikolojisi sağlıklı olana ve onları hastaların bulaşından kurtarmaya yöneliktir. “Kötü yerine iyi insanları, hasta yerine sağlıklı kimseleri incelemeyi” yeğler. Acı ve sefaletin, zedelenmiş ve sakatlanmış olanın dünyası eriyip kaybolur. Sağlık, başarı, uyum fetişi sunulan olgu öykülerinde ifadesini bulur. Freud’un olguları,derin anksiyetesi, fobileri olan, cinsel olarak özgürleşmemiş kişilerle ilgiliydi. Varoluşçu ise, varoluşun sırlarını bize daha çok anlatmaları için başkanlara, yöneticilere, astronotlara döner. Maslow bize olimpiyatlarda altın madalya kazananların başarılarını aşılar. Allport “egemen tutkusu” kutup kâşifi olmak olan insanların öyküsüne düşkündür. Anlam ve varoluş uzmanı Viktor Frankl astronot Yrb. John H.Glenn Jr.’ı anlatır. Bu psikoloji geç kapitalizm çağındaki konformizmin ve senkronizasyonun ideolojisidir.


Varoluşçu psikoloji “varolan kişi üzerinde yoğunlaştığını; ortaya çıktığı, oluştuğu biçimiyle insan üzerinde vurgu yaptığını” söyler. Kullanılan terimler (varoluş, olma, insan, otantiklik) somutluk vaat eder. Örneğin insan varoluşu gibi kavramlar sınıf varoluşu kavramıyla karşılaştırıldığında daha somut, dolaysız ve evrensel gibi görünebilir; oysa sanki efendiyle köle, patronla işçi, bombacıyla bombalanan hepsi aynı evrensel soyutlamaya katılıyormuş gibi, varolmayan bir eşitlikçilik önerir. Herkes “evrensel bir özün soyut paydasına” indirgenil’. Bu varoluşçuluğun arkasında gizlenen şey “özgür rekabet, özgür girişim ve eşit fırsatlar ideolojisidir”. Herkes kendi durumunu “aşabilir”, kendi projesini uygulayabilir: Herkesin kendi mutlak özgür seçimi vardır. Koşullar ne denli ters olursa olsun insan katlanmalı ve kendini gerçekleştirmeye uğraşmalıdır. Varoluşçu kavramlar sözde-somutturlar; asalakça gerçeğin yüzeyinden geçinirken, karar verici somut dolayımları (her şeyin eşit oranda özgür ya da özgür-olmayan, eşit oranda “olmak” ya da “oluşmak” olmadığını belirleyen toplumsal süreçleri) öldürürler. Fiziksel ve psikolojik olarak sakatlanmış insanlar bulunduğu halde, “İnsan”dan söz ederler.


Böylece toplumsal süreçler ve çatışmalar psikolojik ve bireysel olarak okunur. Toplum kendi toplumsal ağırlığı olan bir gerçeklik parçası olarak değil, sadece insanlar arasında bireysel ve psikolojik bir sözleşme olarak tasavvur edilir. Her şey dolaysızca insanî olduğu için, kötü olanı düzeltirken yalnızca bir parça daha çok insanlık gerekir. Otomobil kazalarının ve katliamının toplumsal algılanışı bir örnek olabilir. Her hafta sonu, her gün ölen ve sakat kalanların sayısı önceden hesap edilebildiği ölçüde, otomobil kazaları kazadan fazla bir şeydir; kasaları dolu tutan kanlı zorunluluğun bir parçasını oluştururlar. Toplu taşımacılık yerine özel otomobiller, demiryolları yerine otoyollar yalnızca tüketici tercihi değildir; artıkdeğere yönelik bir dürtüyle tercihleri dikte eden toplumsal bir gerçeklik tarafından dikte edilirler. Akılcı ve insanî bir taşımacılık biçimi kapitalist birikimi tehdit edecektir, bu yüzden akıldışı biçim korunur. Bu, tek tek insanların karşısında çaresiz kaldığı toplumsal ve gerçek bir insandışılık şekillenmesidir. Yine de, güvenlik tasarılarındaki küçük ve önemsiz düzeltmeler bir yana sürücünün hatalı olduğu varsayılır. Bize bu hafta sonu ne kadar çok insanın öleceği söylendikten hemen sonra özellikle dikkatli araba sürmemiz söylenir, sanki dikkatli araba sürmek ölümleri etkilermiş gibi. Etkilemez. Kazalar kaza değildir. Bunlar toplumsal gerçekliğin içine yerleşmişlerdir: “İnsancıl”ların yanıtı bellidir: Sürücünün pervasızca kazalar üreten toplumsal süreçlere değil, yola dikkat etmeleri istenir. Dikkatin birinciye (toplumsal süreçlere) çevrilmesi, sürücünün dikkatini yoldan çıkarmaktan daha fazlasını yapabilir; güvenliğin kolektif eylemde yattığını -tehlikeli bir toplumun açığa çıkarılması gerektiğini- düşündürebilir.


İnsancıl psikoloji özüyle ve takılarıyla birlikte konformisttir; tek boyutlu bir toplumun özgürlük ideolojisidir. Bu psikoloji asla tanımadığı bir şeyi (burjuva düşüncenin “heroik” çağının psikanalitik, toplumsal ve politik kuramını) unutmuştur.


Russell Jacoby

(Social Amnesia: A Critique of Conformist Psychology from Adler to Laing)
Şizofrengi 1992. (Türkçeye çeviren: Hakan Atalay)


0 Comments

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.