Kazımı Özledim


27

Eğitimlere başladık askerde. Koğuş ile talim yerimiz, neredeyse Bebek ile Beşiktaş arası mesafede. Boru değil, dünyanın en büyük tümeni diyorlar. Daha yemekhaneden eğitim yaptığımız alana dönerken yolda acıkıyoruz. İnsana ‘Taksi tutsan 25 lira yazar’ dedirtiyor. Yetmezmiş gibi bir de uygun adım yürüyoruz.

Yürüyen palet zafere gider!

Çünkü biz tankçıyız.

Sarışın, esmer, kumral farketmez

Çünkü biz tankçıyız, tankçılar affetmez!

gibi anlamsız bir tankçı marşını adeta söylemiyor, avazımız çıktığı kadar bağırıyoruz. Edebiyatı kuvvetli bir er̵in yazdığı çok belli bu marşta, adı geçen ‘palet’ kelimesinin anlamını bilen neredeyse hiç yok. Arada denişiklik olsun diye kumral yerine zenci deyip kırılıyorlar gülmekten. Marş bitiminde de herhalde adı geçen bu sarışın, esmer ve kumral kadınlarla tank üstünde hunharca sevişir, ardından istirahate çekiliriz salak sevinci hakim herkeste. Ayrıca sarışın, esmer ve kumralın askeri bir marşın dizelerinde ne işi var? Hafta sonu çarşı izninde Tunalı Hilmi’de tankla piyasa mı yapılıyor? Anlamsızlıklar tozu dumana katıyor. Neyi affetmiyoruz? Neler oluyor? İşte bunlar hep soru işareti.

Askerler, olur olmaz yer ve zamanda birbirine erekte olmasın diye yemeklere katıldığı rivayet edilen ve adına şap dedikleri muammayı acaba hangi besine enjekte ettiklerini anlamam için, her gün bir çeşit yemeği tatmaya koyuluyorum. Sonrasında çişimin rengine bakıyorum. Madem askeriye dünyanın en büyük tiyatrosu ve ben de tiyatroya bayılıyorum; al bana oyun. Şap! diye buluyorum tabi. Allah günah yazmasın ama sanırım ekmekte çıkıyor. Tevekkeli ekmeğin tadı ve rengi ondan bir tuhaf. Aşkolsun lan askeriye! Ekmek ulan bu! Nimet… ‘Tümgenerale yürüyecek halimiz yok herhalde!’ deyip sürüyorum çokosu kreminden beter şeyi ekmeğe. Ama her şey gibi buna da alışılıyor askerde. Yemekhanede yemesi emir her yemekten neredeyse bir kaşık konuluyor tabildot sinisine. Ve sivilde ettiğin hareketin çok mislini burada her gün programlı bir şekilde devam ettirdiğinden, müthiş bir hızla kilo veriyorsun. Yani milletin eşşek yükü para ödeyerek yaptığı reçeteli diyetlerin alayı hikaye. Gitgide kilo kaybediyor ve buna çok seviniyorum. Aynada kendimi beğenir oldum. İnceldiğim yerden kopsam âlâ…

Her biri kendini tümgeneral sanan siyah tankçı bereli ve ray-ban gözlüklü, hayvani cüsseli rütbelilere komutanım diyoruz. Meğer bunlara burada “Uzman Çavuş deniyormuş. Asker oldukları kesin de, tam olarak neyin uzmanı, onu estiremiyorum. Olsun, bir dahaki sefere daha çok çalışıp paşa olurlar inşallah. Arada sırada apoletlerinde üç yıldız taşıyan kimi rütbeliler geliyor kontrole. 15 kez şampiyon oldukları için değil herhalde o yıldızlar; meğer yüzbaşı oldukları içinmiş. Yıldız ve rütbe ilişkisini böyle böyle tanımsıyorum. Bu adamlar benimle aynı yaştalar fakat sivilde görsen ‘amca’ dersin. Askerliğin ne denli yıpratıcı bir meslek olduğunu bir kez daha iyi anlıyorum. Sağa ve sola sebepsiz kararlı dönüşler sergiliyoruz. Durduk yere neden ‘sola dön!’ diye bağırılıyor anlamıyorum. Ne var ki solda? Hem Sol mu kaldı Türkiye’de? Solu bitirdiler arkadaşım… Neyse, şimdi Solu tartışmanın yeri ve zamanı değil. Tüm gün yat, kalk, sürün. Süründüğümüz yerlerin minik ve keskin çakıl taşlarından oluşması da sanırım oyunun bir parçası. ‘Çök!’ denince
kıçının altında ayak bileğine denk gelen çakıl fena batıyor ve oldukça acı veriyor. ‘Çök’elmeden çıkılmıyor mu bu işin içinden Halilim?’ diyorum yanımdaki tertibe; anlamıyor. Acıyla bakışıyoruz…

Güneş tepemizde. Enseler yanık. Kulakları kabaranlar oluyor. Güneşle Antalya’dan, çok gâvur hamamı sıcaklardan tanışıyoruz. Bereket Ankara’da rutubet yok, dayanabiliyorum. Saat başı eğitime ara veriliyor. Öbek toplaşmalar oluyor. Kimisi ‘cool’ takılıp veriyor kendini papatyaların arasına. Bazılarıysa komutanlara yılışmalar içinde. Bir ağaç dibine çöküyorum. Cep Moleskine’i defterime satırlar karalıyorum gizlice. Geldiğim yerde deniz vardı. Burada Doğu ve Batı neresi çıkaramıyor, bıyıkları koparılmış bir kedi gibi şaşırıyorum yönümü.

Susuyor insan. Gördüklerine, anlamsızlıklara, hass*ktir diyemeyişine susuyor. Eski bir çeşme var. Su verenlerimiz çok olsun fakat sular çok klormatik ve kireçli. Dişlerim, tartar tabakasından haftasına Pamukkale gibi oldu. Rizeli ve akraba oldukları anlaşılan Hikmet ile Himmet, her ne hikmetse aynı yerde askerlik yapmaktalar ve durmadan dalaşıyorlar. Komutan da ikide bir bu manyakları ayırıp sakin olmalarını emrediyor. “Emredersiniz komutanım!̹” diyerek ayrılıyorlar. Beş dakika sonra kaldıkları yerden devam… Neyin nesi, kimin kepi sorgulamasından sonra babalarının, her Karadenizlinin ortak hobisi, yani müteahhit olduğu anlaşılıyor. Komutan, ani bir kararla bu iki tertibe eğitim alanındaki çeşmeyi yeniden inşa etmelerini emrediyor. Ne bunlar Sinan, ne de komutan Süleyman. Anlamsızlıklar silsilesi birdir bir oynuyor. Hikmet ile Himmet, acemiliği çeşmede yapıyorlar. 10 günde tamamladıkları çeşme, alkışlar arasında minik bir militarist kokteyl ile açılıyor. Fakat çeşme, çeşmeden ziyade İzmir’in Çeşme’ye 10 kilometre uzaklıktaki Musalla Köyü’ne daha çok benziyor. Kısacası mimari açıdan a*ınagoyuyorlar çeşmenin. Çorumlu olan Halil, bu iki namüteahhite başından beri gıcık. Bıraksan ikisini de bi’matara suda boğacak. Zor telkin ediyorum:

  • Boşver, gel otur hele. Neye canım sıkkın bakayım senin?
  • Kazımı özledim.
  • Kardeşin mi oluyor Kazım?
  • Kazımı, kazımı. Kazım var benim.
  • Heee…
    diyorum. Öyle ya, herkes benim gibi edebiyat meraklısı değil. A harfinin üzerine o şapkayı koymazsan, daha çok
    özlersin o Kâzım’ı…

Efe Gültekin
Gececi


0 Comments

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.