İzmaritçilik ve Otlakçılık


41
Çocukluk yıllarımdan bugüne akıp, hatıralardan süzülüp gelen yaşlı adam tipleri vardır. Emekli olmuş bu insanların hafızama kazınan özelliklerinden biri de, yaşamlarının sonbaharında bazı uğraş edinmeleriydi… Kafalarında fötür şapkaları, yüzlerinde yaşam yorgunluklarının bilgeliği içinde kendilerine uğraşlar edinir ve ona tutkuyla bağlanırlardı. O meraklar ki, onları yaşama bağlayan ütopik bir adanın keşfedilmesi misali gururlu bir coşku sağlardı. En huysuz ihtiyar bile o uğraşa geçtikleri anlarda birden bir iki saatliğine bir çocuk gibi oluverir, başka bir aleme ulaşırlardı. 

Emekliliğe karşı sessiz bir başkaldırı niteliği taşıyan bu uğraşların başında da kanaryaya da muhabbet kuşu gibi kafes hayvanları merakı gelirdi. Bu eskiden öylesine yaygındı ki; yaşlanınca kanarya meraklısı olmak gibi bir yükümlülük bile var sanırdım çocuk aklımla. Öyle keyifle anlatırlardı ki birbirlerine kendi kanaryalarını, eh birazda övünme payları vardı bunda, ne de olsa yaşama küsüp evde oturup, ölümü beklemiyorlardı. O ihtiyar amcalar kanarya sesini teybe çeker, birbirlerine dinletirlerdi. Hatta bu konuda bir araya geleceklerin kahveleri bile vardı. Sonradan gözümüzü korkutacakları “örgüt” denilen ucubenin daniskası da buydu belki.  

Evinde tutkuyla kanarya besleyen bu yaşlı amcaların hepsinin “Kanarya Sevenler Derneği” üyesi olduklarını sanırdım. (kimbilir belkide öyleydi) 12 Mart darbesinde, çocuk saflığıyla; günboyu radyolarda örgüt, dernek mensuplarının yakalanma haberleri geçerken, o yaşlı dedelerin de arandıklarını zannederdim. 

-“Dün yapılan aramalarda, bir eve gizlenmiş yasadışı Kanarya Sevenler Derneği üyeleri, kanaryalarıyla birlikte yakalandı. Saklandıkları örgüt evinde toprağa gizlenmiş yasak yayınlar ve yasadışı kanarya sesli teyp kasetleri ile ele geçirilmişlerdir. Yataklık edenler ve örgüt üyeleri tutuklanarak, gerekli işlemlere başlanılmıştır…” anonsu duyacağım diye endişelenirdim. Dedemin böyle bir tutkusu yok sonuçta… Yani tehlike bizden uzaktı neyseki. 

Bizim kuşağın çocukluk dönemi, böylesi değişik meraklarla doluydu. Belki de o yüzden ilk gençlik çağımızda bu tip meraklara, tutkulara doğru koşardık. Neredeyse insanların hobileri, merakları olmazsa; yok demekti. Dünya görüşlerinden toplumcu akımlar hakimdi ama herkesin ayrı bir merakı, beğenisi olmasına karşı değildi bu. Bunları yer yer kültürel, ekonomik, ailevi durumlar etkilese de çoğunlukla bu tip engeller vız gelirdi. 

Cumartesi pazarlarını balık tutarak, bir şeyleri tamir ederek, çiçek yetiştirerek ya da bir futbol tutkunu olarak geçirirdi insanlar. Benim de zevk haneme hard rock yazılmıştı. 36 yıllık ömürde bir tutkudur gidiyor. Hardrock ile başlayan buluşma sonraları heavy-metal ile devam etti. Bu tutku mesleğimin içine bazen tümüyle girdi, bazen de kıyısından. Gitgide yaşam biçimi haline döndü ve yaşamda kendime ait bir oda oldu. İnsanın ilgi alanları çoğu zaman tepkileri de getirir. Çünkü farklısınızdır, farklı olmakta çoğunlukla kendinize ait olan o “oda” dan kaynaklanır. Hardrock, heavymetal dinleyicisi için farklılık ve tepki almak doğal karşılanabilir ise de bu diğer tutkular içinde mümkündür. Örneğin bir klasik müzik tutkununun diğer insanlar tarafından aldığı tepkiler yok mudur?

Eskiden “bizi niye anlamıyorlar” diye başlayan bu tepkilere karşı direnişe şimdiler de “bizi niye anlıyorlar” diyorum. Tepki almamak belki de en korkuncu… Garipsediğinizin farkındayım ama ben kabul edilmekten yana değilim. Çünkü tepki vermesi gerekenlerin hiçbir yabancılık duymaması beni kuşkulandırır. İşin içinde bir ticari metalaşma var diye düşünürüm. 

Bu babamın meraklarında da farklı değildi. Babam Klasik Türk Müziği tutkunuydu ve her hafta bu türün konserine gider, plaklarını biriktirirdi. Diğer insanlarda onun için “Gene terenennicilerin konserine mi gitti?” derdi. Aynı şekilde klasik batı müziği dinleyen kesim içinde argo sözcükle “Cenaze müziği” denirdi. Vakti zamanında müzik yazarı Faruk Yener’in yazılarından birinde bu yaklaşımlar üzerinde bir anı okumuştum. 27 Mayıs devrimini olduğu gün TRT radyosunda çalışan Faruk Yener, bu harekete destek vermek için kolları sıvamış, kültürel birikimin verdiği etki içe çok ses batı müziğinin coşku ve sevinç dolu eserlerinden oluşan bir program hazırlamış. Yener’in kafasında devrimin coşkusu, aydınlanma hareketinin özü var ve engel olamadığı bir coşku ile bu programı gün boyu yapıyor. Akşama doğru Ankara’dan bir telefon geliyor. 

“neler oluyor orada… niye matem yayını yapıyorsunuz.”

Bu anıyı okuduğumda çok gülmüştüm. Fakat müziğin başlı başına bir dil olduğunu da anlamıştım. Emek, birikim ve ödenecek bedelleriyle soyut bir dil. Tıpkı devrimin özü gibi. 

Yaşamımda da bu tepkileri öz yararıma kullandım. Biriyle görüşmek istemedim mi hemen; 

-Yarın bir heavymetal konseri var, istersen oraya gel görüşürüz” derdim Tabii ki karşı taraftan; 

“Neyse başka zaman görüşürüz. O gürültüye dayanamam şimdi” lafı gelirdi. Şimdilerde ise tam tersi bir yaklaşım geçerli. Herkes her yere gelebilir. Altın sözcük geçerliliğini yitirdi. Çünkü yaşamımız “hap”laştı. Artık herkes her şeyden zevk alabiliyor. Hiçbir bedel ödemeksizin istediği rolü oynayabiliyor. Ben buna otlakçı kültürü diyorum. 

Sigara literatüründe kullanılan “otlakçılık” artık yaşam biçimimiz olmuş durumda. Eskiden “izmaritçilik” diye bir kavram vardı. Sigara alacak parası olmayan adem babalar izmarit toplardı. (İzmarit; içilip atılan sigaranın kalanı.) Şimdilerde ise izmaritçilik diye bir şey kalmadı… Çünkü o yaşamın en dip noktasıydı. Otlakçılık ise “Niye bu sigarayı içiyorsun beni öksürtüyor” deyip paketinizden bir sigara kapmakla alakalıdır. Gerçekten tütün tiryakileri için farklı sigaralar içmek çekici gelmez; oysa otlakçı içinse fark etmez. 

İşte toplumsal hayatımızda da böylesi bir otlakçı kültür hakim olmuştur. 

İlk saçlarımı uzatma merakı duyduğumda, günün modasından çok, müziklerini dinlediğim hardrock gruplarının etkisi olmuştu. Bunda hiç modanın etkisi yok muydu? Mutlaka moda da etkiliydi ama bunun tutku haline gelmesi başka serüvenlerle alakalıydı. Dinlediğimiz müzikler ve hardrock gruplarının birliktelikleri bizim için yaşam biçimi haline geliyordu. İşte o sevdanın bir parçasıydı saç uzatmak… Bunun için ilk önce okul şartları ile çatışıyordunuz. Sonra üniversite yıllarında saçları rahatça uzatabiliyordunuz. Bu seferde çevre ile çatışmaya başlıyordunuz. 

Üniversite yıllarında kulağımı üç santim kaplayan bir şekilde saç uzatmıştım. 1982 yıllarıydı ve etraftan;

“Ne o öyle hippi gibi saç mı uzatıyon?…” 

gibisinden ilk tepkiler geliyordu. Derken alıştıra alıştıra uzayan saçlar iyice omuzlara düşmeye başlamıştı. Eh artık 80’lerin ortası falandı. Tepkilerin arasında yenileri geliyordu;

“Ne oğlum, hangi devirde kaldın. Saç uzatmak demode oldu.”

Oysa benim için saç uzatma merakı, çocukluktaki Western kahramanları kızılderililerden, ilk gençlikteki rock tutkusunun bütünleşmesiyle oluşmuştu. 

Şimdilerde etrafı uzun saçlı insanların sardığı bir ortamda, artık belirli bir hoşgörüsü söz konusu… Ama eskiden bunun için az bedel ödenmemişti. Hiç unutmam bundan 6 yıl öncesi Ortaköy’de yürürken, arkadan okkalı bir küfür gelmişti. Döndüm ve

“Bana mı dedin?!!”

gibisinden babalanmıştım. Karşımdaki lümpen kabadayı güruhtan, çetebaşı,

“Sana dedik denyo… Var mı lan bizim geleneğimizde bu kılık hırbo…”

deyince harala gürele kavga başlamıştı. 

Aynı lümpen kabadayı’yı bir yıl sonrası bir konserde bodyguard’lık yaparken görmüştüm. Şimdilerde saçları uzun ve rock’sız rock barların müdavimi…

İşte o otlakçı kültürel ortamımızın özeti. Bazıları için rüzgardır gelir geçer, bazıları içinde bir tutkudur…

Şimdi merak ediyorum hala kanarya sesini teybe alan emekli yaşlılar var mı?

Aksak Kurbağa

1998


0 Comments

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.