İki Resim


21

Bir elini haifçe yummuş. O şekilde, o yumuk olan elinin tersini eğreti/ mütereddit bir dokunuşla dokunduruyor arabanın kaportasına. Haifçe. Sanki kızacaklar. Araba; en son model(o yılın en son) Mercedes. Pırıl pırıl. Arabanın yanında ayakta durmuş bu. Yüzünde sanki bir ara, bir kötü haber almış da unutmuş,“neydi, neydi” diye, onu hatırlamaya çalışıyormuş gibisinden bir ifade. Dalgın, biraz da kaygılı. Çekingen de. Fakir yüzü işte. Yüz metreden görsen tanırsın. Bizimkiler. Eğilip “camları siliyim mi abi” dese o Mercedes’e şaşırmazsın. Meğer sahibiymiş. O Mercedes’in sahibi. Yüzün niye gülmüyor? Elini iyice açıp bastırsana üzerine.(bilinmez bir şekilde seziyor mu, başına gelecekleri) Eskiymiş ama bu resim. Buna bitişik ikinci resim; o bu günün. Aynı abi. Yine aynı o kaygılı/düşünceli bakış yüzünde. Yine kameraya bakıyor. Bakış; o hiç değişmemiş. Ama eller. Eller çay ocağının lavabosunda bulaşık yıkıyor bu sefer.

Hoşgeldin. Tekrar hoş geldin. “Zenginlik”e şöle kısa, yalapşap bi ziyaret yapıp, sonra yine alelacele, çok çok hızlı bi “zengin kalkışı”yla son minibüse yetişip eve dönenler. En sevdiğim fakir abiler onlar işte. Piyangodan büyük ikramiye kazanıp sonra şaşırtıcı bir süratle, yeniden, eski hayatlarına… Gerçi epeyce bir borç da kalmış bu abiye. (kurduğu batırdığı şirketlerden) “Allah sevindirmek istediği kuluna eşeğini kaybettirip sonra buldururmuş” derler. Peki ya bu zavallıların başına gelen? “Fakirlik”i önce kaybedip, sonra yeniden buluyorlar. Adı batası “fakirlik”i. “Amaan noolmuş yani, boşver abi” deyip sarılmak istiyor insan. Okusan gönül koyarsın belki. “Yok, hoş geldin moş geldin”

Haklısın haybeden konuşmak kolay. Keşke kalsaydın zengin. Bana kalsa. Olmadı işte. Tırnaklarını batırıp zenginlikte. O da başka bi dert gerçi. Onu da becerebilenler değişip değişip tuhaf bişeye dönüşüyorlar. Zengin oluyorlar da değil. Denmez. Sayılmaz. Başka, bambaşka bişey. Bir arafta kalıyorlar ki. Kolay iş değil. Bilemiyorum o zaman da bu kadar muhabbet duyabilir miydim sana. Kalsaydın eğer, “Zenginlik”de. Kalabilseydin.

Red Kit’in Jesse James macerasındaki o adam. (gerçekten yaşamış bir şahısmış Jesse James, bir soyguncu, bir haydut, ama Robin Hood’vari bir yanı da varmış. Zenginden alıp fakire vermeler mermeler) İşte o hikayede Jesse bir posta arabasını soyuyor. (Bir bankerin miydi neydi) Tepeleme altın dolu bir sandık. Onu alıp fakir bir adama veriyordu. “Al bu senin olsun” Adam altınlara bakıp sevinçle bağırıyordu “Tanrım, zengin oldum! Zengin oldum!” Jesse bu sefer biraz düşünüp sandığı geri alıyordu. Haklı. Ben de aynı, sen zengin kalsan, aynı Jesse gibi bi burukluk hissederdim herhalde, yalan olmasın.

Boşver. Zaten yüzüne gözüne, etlerine işlemiş fakirliğin izleriyle. Bir kılığa girmiş gibi. İsterse en pahalı İtalyan takımlar falan giysin. Olmuyor. Bir badananın altından beliren bir leke gibi. Fakirlik. Sonradan zengin olmuş fakirler. Garsonlar onları tanıyor.

Bir türlü zengin muamelesi yapmıyorlar onlara. Ses tonları, el hareketleri, yüz ifadeleri. Ses ya fazla üstten. Ya da fazla alçak. Ne yapsalar olmuyor. Gerçek zenginlerin neredeyse ta bebeklikten edindikleri alışkanlıklar. Alt sınılara karşı kayıtsızlıkları. O sahici mesafe. Hiç altını çizmeden kurdukları o yumuşak otorite falan. O yok. Bizimki fazla gergin. Ayarsız ses tonları. Taklit edilmiş kayıtsızlık. Onu yerler mi? Garsonlar gerçek zenginlere gösterdikleri saygıyı onlardan esirgiyorlar. Çok minik nüanslarla, şikayet de edemeyecekleri şekilde, belli belirsiz, çok hassas ayarlanmış tavırlarla. Bıyık altından gülerekten, “bırak bu ayakları” Bir tür sınıfsal ihanet gibi mi algılıyorlar. Bilemiyorum. Belki biraz kıskançlık da vardır içinde. İnsanoğluyuz. Büyük Japon yönetmen Akira Kurosawa’nın Kagemusha ilmi. Tam idam edilmek üzere olan bir hırsız. Hırsızın şaşırtıcı bir şekilde, krala(kral derken bir çeşit Japon beyliğinin hükümdarı yani) aynen bir ikizi gibi benzediğini farkederler, son anda. İdam durur. Hırsız saraya alınır. Bir çeşit dublör olarak yani. Daha sonra bir gün hükümdar vurulup ölür. Öldüğünü halktan, ordudan gizlemek için, bizim hırsızı onun yerine geçirirler. Hiç kimse gerçek hükümdar olmadığını anlamaz. Bizim hırsızın. Haremindekiler bile. Ama at. Hükümdarın atı. Bir tek o farkeder. Sırtından atar onu.

İşte ben de o at gibi anlardım. Küçükken. Küçükken dahi. Yeşilçam filmlerinde igüran kahvelerinden toplanmış gariban (tombul, babacan tipli )adamları kimi zaman fabrikatör rollerine falan çıkarttıkları olurdu. Hemen anlardım. “Aa fakir bu” At gibi. (Kral çıplak) Belli olurdu. (Zenginin yaşlısı da başka türlü yaşlanıyor. Yüzü başka başka yerlerinden kırışıyor) Tersini de anlıyordum.(anlayışlı çocuk) O daha kolay. Zamanın zengin prodüktörleri, kendi çocuklarını sonuna “cik”ler ekleyerekten sokak çocuğu rollerine falan çıkartıyorlardı. Sağlıklı, nerdeyse kan damlayacak kırmızı yanaklarına çamur sürmüşler falan. “Fakir değil bu…” (Aferin, otur)

Bu kısa dönem zenginlik yapıp da hemencik aramıza dönenlerin hikayeleri içinde en hoş olanını da Mardin’li arkadaşım Hakan anlatmıştı. O çocukmuş. (Otuz yılı aşkın bir evvel zamanlar) Onların mahallesinde tek katlı yarı harab taş bir evde oturan çok fakir bir aile. Kapı önünde gölgeye yere oturmuş, duvarlara yaslanıp balon ülüyorlarmış bunlar. Bütün aile hepberaber. Herbirinin elinde bir balon. Yanaklar şişik. Çoluk çocuk, hatta bir yaşlı teyze. Hepsi. Şişirip şişirip döndüre döndüre düğümlüyor sonra iplerle bir sopaya bağlıyorlarmış balonları. Kara kuru, zayıf babaları bağıra bağıra satıyormuş sonra onları sokak aralarında. Arapça bağırıyormuş tabi. Baloncuymuş. Ne zaman geçsem hep balon ülüyorlardı demişti Hakan. Bi gün bir bakmış Hakan, son model vişne çürüğü bir üstü açık Mercedes.(yine Mercedes) İçinde bunlar. Doluşmuşlar. Baba direksiyonda. Çocukların, kadınların herbirinin elinde birer dondurma. Yokuştan bir iniyorlar bir çıkıyorlar. Tekrar tekrar. O evden de taşınmışlar tabi. Ev boş. Bir villa mı almışlar naapmışlar. Meğer en büyük ikramiye çıkmış bunlara da. Yalnız yüzler gene aynı asıkmış sordum, Mercedes’in içinde dahi… “Gülüyorlar mıydı” dedim. Yok. Gülmüyormuş hiçbiri.(bence onlar da yine aynı, malum oluyor, biliyorlar kendilerini) Bir iki yıl mı ne geçmiş. Hakan yine evin(bunların eski evi) önünden geçiyormuş, yine aynı şekilde gölgeye, yerlere oturmuş balon üflüyorlarmış. Hepsinin elinde bir balon.

Çok görmek isterdim o sahneyi. Onlarla beraber balon şişirmek hele. Sürrealistik bir sahne. Hem de çok sembolik gibi. Balon neredeyse bütün kültürlerde, umut/ hayal simgesi. (bir uçan balonla bir çocuğun arkadaşlığını anlatan o müthiş, benzersiz ilm; Kırmızı Balon. –Le Ballon Rouge 1956 Albert Lamorisse– Mutlaka görün görmediyseniz. Hepi topu 34 dakika. Bir çocuk ilmi (güya) Küçük Prens ne kadar çocuk kitabıysa o da o kadar… büyükseniz de görün yani)

Bitirirken.

Tersi? Fakir kılığına girmiş zenginler peki? Peki onlar. Onlar var mıydı? Onlar da vardı arkadaşlar. Evet. Daha önce Hippi’liğin tanımında sözetmiştim. “Negro than negro” Yani “bir zenciden daha zenci gibi davranan beyaz adam” İşte onlar gibi. Çok çok zengin ailelerden geldikleri halde fakirlerin dertleriyle dertlenip onlarla hemhal olmuş gençler. Kaderlerini fakirlerin kaderleriyle birleştirenler. Fakirler gibi giyinip, fakirler arasında yaşıyor, fakirler için mücadele ediyorlardı. Tanıştım bir kısmıyla gençliğimde. Selam burdan hepsine… (Çaycı abiye, baloncu aileye de…)

Hepinize dostluk, kardeşlik muhabbet dolu günler diliyorum…

Engin Ergönültaş
engin.ergonultas@gmail.com


0 Comments

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.