Halkın Kudreti | Neyzen Tevfik


41

Dört yıl önce Fatih’te bir otelde kalıyordum. (Meserret oteli). Edip ile Azmi adlarında iki dostum bir pazar  gününü aileleriyle birlikte Sultansuyu’nda geçirmeyi kararlaştırmışlar. Giderlerlen uğrayarak yanlarına beni de kabul ettiler. Erkenden vardık. Yemeye içmeye dair her şey eksizdi. Epeyce zahmet ve masrafa katlanmışlar. Yemekten sonra uzanmak isteyenlere battaniye getirmeyi de unutmamışlar. Üçüncü sette güzel bir yer seçtiler. Çilingir sofraları kuruldu… Herkes şen bir ruhla  eğlenmeye başladı. Bir taraftan da yanan ocaklarda arzuya uygun kebaplar yapılıyordu. Devre başlamıştı. Ben içmiyordum. Hala da içmiyorum. Fakat içenlerin neşesine ortak oluyordum.

Epeyce dinlendikten sonra, yalnız olarak etrafı şöyle gezeyim dedim. Oturduğumuz setin sonunda dışarıdan bakınca dinç ve gümrah görünen uslu bir çınar ağacı gördüm ki bu çınarın içi tamamen boşaltılmıştı. Düşündüm: Kim bilir ne gibi muzır tesir ve felaketli hadiselerle içi boşaltılmıştı, özü kaybolmuş hayat vasıtalarından bir çoğunu kaybetmişti. Fakat koca çınar, etrafın yekdiğerine kuvvetli bağı sayesinde nebati bir siyasetle, varlık ve metanetini azemetli bir şevkle muhafaza ediyordu. 

Bu manzara karşısında epeyce durdum. Gözümün önünde fertler ve halklar canlandı. Çınar bir bakıma bana karşı halkı temsil ediyordu. 

Merhum dostum Adalı Avni’nin delaletiyle Vali Muhittin Üstündağ ile tanıştım, bir süre sonra da konservatuvarda vazifelendirildim. 

Kudretim nispetinde konservatuardan önüme bir kemik attılar ve ben onunla yalanırdım. Atatürk ölünce Üstündağ tabii valilikten ayrıldı. Dostum merhuh Salim Kurşun’un evinde yatıp kalkıyordum. Hastalandığım için konservatuara bir müddet devam edemedim. O sene şiddetli bir kış vardı. Şubatın ikinci günü konservatuvara maaş almaya gittim. Aylığın makam emriyle kesildiğini söylediler. Bre aman, beş para yok. Kış, hastalık, dost evi… Nasıl döndüğümü bir ben bilirim… Niçin uzaklaştırılmıştım. Hakkımı neden arayacaktım?

Bir süre sonra Beyoğlu’nda bir odaya geçmiştim. Bir gün bakkala çıktığım sırada, alnıma vurulan tımarhane damgasının içtimai icabı üç polis yanıma yaklaştı. Bakırköy’e götürüleceğimi tebliğ ettiler. Kapımı kilitlemeye vakit kalmadan gittik. Yatırıldığım on sekizinci koğuşa bakan doktor Fahrettin Kerim Gökay’dan (Sonra İstanbul Vali ve Belediye Başkanı) anahtarları vererek odacısı Ali vasıtasıyla kapımı kilitlettirmesini rica etmiştim. Anahtarlar verilmekte gecikince odamdaki bütün kitaplar, nota ve diğer eşya tarümar olmuştu. 

Bir gün Lütfi Kırdar (İstanbul Valisi) Lütfi Aksoy vasıtasiyle beni çağırttı. Beraberce gittik, verilen ihraç kararından teessür duyduğunu ve kendisinin haberi olmadığını kemali teessürle söyledi. 

Ben yine yaşamaya devam ettim. Geçmişimin bir kaynağı çürümüştü. Bir ferttim. Çınara nazaran bir çöptüm. Kim bilir kaç kişi de benim gibiydi. Benim bu vaziyetime düşürülmekteydi. 

Çalınan hürriyet, medeniyet, insaniyet ve saadet kampanalarına yetmiş beş senedir kulak kabarttım. Yedisini çıkarırsak altmış sekiz yılda kendime göre ağustos böcekliğimi yapmaktan geri kalmadım. 

Dağıstanlı Murat beyin Mısır’a kaçıp Mizan’ı çıkarmaya başladığını sıralarda gazeteyi Bodrum’da Belediye Hekimi Kerpeli’nin oğlundan gizli olarak alır ve kimseye sezdirmeden babama getirdim. O günden bugüne değişen yok. Memleketimizde siyasi devirlerden hiçbiri halk için cezri bir varlık gösteremedi. Yapılan ıslahat yarım, atılan adımlar ürkek ve verilen kararlar oyalayıcı…

Çınar hayat kaynağının özünü ve vasıtalarını kaybetmişse de yaşıyordu. Gözümün önüne özleri muhtelif gruplarca sömürülen bir kısım insanlar geldi. O cefakeş kütle büyük kapılara rağmen yaşayabilmiştir ve yaşayabilir. Bunun sırrı nedir?.. Bu sır halkın kudretidir. 

“O yalan bu yalan, fiili yuttu bir yılan” diye bir tekerleme vardır. Yılan fili yutsa da hiçbir zaman hazmetmeye muktedir olamaz. Dışarı çıkarır ve fil hürriyetine kavuşur. Hindistan’ın İngiltere’den kurtulduğu gibi fil yılanları yuttuğu gün, yutulan için kurtuluş yoktur ve hazım da katidir. O gün milletlerin mesut günüdür. 

Hükümetler şunu sormalıdırlar:

“Bütün varını önümüze seren halklara hizmette kusur etmeyerek layık olabiliyor muyuz? İçi boşaltılmış çınar haline gelmesini önleyebiliyor muyuz?”

“İdarecilerini korumakta mıdırlar? Özümü sömürmeye ve almaya çalışanlarla birlik midirler?”

 Milletler bu suali, iktisadi refah ve maarif nuruna kavuşmakla sorabilirler. Yoksa hükümetler ve idareciler kendilerine doğru yontarlar. Ortalığı kırıp geçirirlerken, kendilerini aleyhine en küçük mırıltıyı da istemezler. 

Şairin dediği gibi;

“Hem yıkarsın berk-i şimşir-i sitemle alemi 

Hem de sersin ki ser-kuyumda kavga olmasın”. 

Neyzen Tevfik

Vatan Gazetesi 30 Ocak 1958

Illustration: Filiz Odabaş


0 Comments

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.