Günün Trajedisi


28

Köle olduğumuzu anlamamız için ayağımıza pranga mı takılmalı? Hiç durmadan buhar gibi boş havaya doğru uçuyoruz. Tanrı… bir tek kelime ve her şey değişiyor. Duvardan farksızız. Hiçbir şeyin aslını öğrenmeden herkesi suçlamak hevesi. Kendimizden başka herkesi. Kendi mutluluğumuzu tüketen, yiyip bitiren yine bizler değil miyiz! 

Hepimizi cennete yolluyorlar gibi boyun eğip gidiyoruz, küçük parmağımızı bile kaldırmak istemezken, elimize bir tüfek veriyorlar, dekor değişiyor ve kendimizi kahraman sanıyoruz. Aslında her seferinde aldatıldığımızı anlıyoruz. Peki bu politika neyle besleniyor?

Yanı başımızda açlıktan kıvranan, soluduğu zehirden başı dönen sokak çocuğuna kinle baktıktan sonra, aynı gözlerle savaşa ağlamanın, iki yüzlülükten başka ne açıklaması olabilir ki? Belki de insan özgür olduğunu düşündüğü anda teslim ediyor ruhunu! Düşünmeyi, sorgulamayı bırakıyor. Sinema salonlarında toplu katliam filmleri seyredip gözü yaşlı çıkan gençlerimiz, birkaç yıl sonra ellerinde tüfeklerle gettolardaki Nazi subaylarını aratmayacak belki de. İnsanların nelere alıştığını gördükçe, dehşetle irkiliyorum.  Ve şunu fark ediyorum, tüm bu görüntüleri kanıksamışız. Öfke… 

İnsanoğlunun aç gözlülüğü. Tüketmek hevesi. Bunun psikolojik bir açıklaması olabilir mi diye düşündüm amansızca ilk başlarda. Belki çocuklukta geçirilen travmalar, şiddete maruz kalma. Ama yeryüzünden bir ırkı silmeye çalışmanın, acı çektirerek ölüme sürüklemenin ve bundan günden güne büyüyen bir hunharlıkla zevk almanın hiçbir fiziyolojik, psikolojik, açıklamasını bulamadım. İktidar, sorumluluk insanları doğrulardan bu kadar saptırabiliyorsa, bizi yöneten içgüdülerimiz olsa gerek. Teknoloji ne kadar ilerlerse insanlık o kadar geriliyor ki, ilkel insanların yaşamak için öldürmek ilkesi üzerimize pis bir koku gibi siniyor. Her insan kendi yaşam alanı içinde her gün binlerce cinayet işliyor belki. Susmak, onay vermek; demek oluyorsa, kendimi cellat gibi hissetmekte o kadar paranoyak değilim. Bu duygu o kadar büyüyor ki içimde, nereye yöneltildiği belli olmayan bir isyana sürükleniyorum. Haber spikerlerinin ağzından dökülen her ölü sayısında, göçe başlayan bir annenin kucağında, ağzı süt kokan çocuğun gözünden dökülen her damla yaşta, yanardağ gibi hissediyorum kendimi. Sonra haberler bitiyor. Yaşam akıyor, her şey normal geliyor o zamanlarda, bomba sesleri duymuyor olmak mı, yoksa dökülen timsah gözyaşları, yapılan konuşmalar mı dinginleştiriyor ruhumu. İki adım kadar öteme gelmeden telaşa kapılmayacakmışım gibi geliyor ve bu duygudan o kadar utanıyorum ki, telaşa kapılıyorum. Bu katliam, bu kıyım matlaştırıyor insanları galiba, tepkisizliğe itiyor. 

Kendi cinayetlerimizi, meşru göstermeye itiliyoruz günden güne. O kadar tüketmişiz ki dünyayı, o kadar tembelleşmişiz ki en kolayını yapıyoruz, yok etmek! Veya bu yok edişe karşı susmak. Bir insanı hiç yaşamamış saymak bu kadar zorken, ölen yakınlarımız ardından bu kadar gözyaşı dökerken, binlerce insanı nasıl silebileceğiz belleğimizden, onların hayallerini, geçmişlerini ve geleceklerini bir çukura kapatmakla yok edebilir miyiz? Bu soruların cevaplarını sanırım bilmiyorum. Hayata tutkuyla bağlanma hevesim bir anda söndü. Hayallerimi yüzlerinden yılların izleri okunan biraz sonra ölüp ölmeyeceğini hesaplayan insanların umutları karıştı. Boşluk, içimde depderin bir boşluk var şimdi. Savaşlarda kazanan olmaz. Her iki tarafta çok şey yitirir hayatlarından. Her şey karşıtıyla birlikte var olduğuna göre yaşamak her an ölüme hazır olmak demektir. Yitirilen duygular bir daha geri gelmiyor. Bu savaşın bizim için anlamı yalnızca yitirme korkusu olmamalı. Yaptığımız yalnızca insanların yepyeni ve sağlam bir ölümle ölebilmesi için hazırlık yapanları seyretmek olmamalı!

Hale


0 Comments

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.