Gülünç İlişkiler


32

Beş yılı amatör, on yılı profesyonel olmak üzere on beş yıldır karikatüristlik denilen meslekteyim. ‘Meslek’ dedim, çünkü kah en yüsek tirajlı, kah en düşük tirajlı dönemde olsun; karikatür çizerek hayatımı sürdürdüm. Bunları anlatarak yazıya girmekten kastım, karikatüre ve dergiciliğe (tabi ki okuyucularına) duyduğum minnet borcu. TV programcılığından, grafikerliğe, müzik yazarlığından sahaflığa kadar her şeyi yaptım. Fakat gene de sonuçta karikatür çizerliğinden yaşamımı sürdürdüm. 

Samimi olmak gerekirse en yoğun mücadeleyi de onun için verdim. Karikatür, benim için ’emek’ sözünün soyuttan somut’a dönüşümüdür. Hani muhabbetlerde anlatılan eski bir öykü vardır. Biraz fıkralaşmış yada ‘geyik’leşmiş bu vaka da Pikasso ünlü bir balık lokantasına gider. Tabi ki balık lokantası kadar mıdır bilmem ama Pikasso’nun da yeni parladığı dönemlerde geçer olay. Yemekten sonra hesabı ister ressam. Fakat lokanta sahibi ünlü ressamı tanır ve ona bir öneride bulunur;

-Üstadım sizden para alamam… Sizin lokantamızda yemek yemeniz bizi olsa olsa gururlandırır. Ancak sizden hesabı bir deseninizi çizerek ödemenizi istirham edeceğim.

Bu öneriye karşılık Pikasso orada bulduğu bir kağıda bir balık resmi çizer. Yemek ücreti karşılığı yapılan bu resmi lokanta sahibine uzatır. Lokantacı bu resme bakarak, 

-Ben yediğiniz balığı hazırlamak için sabahtan beri mutfaktaydım. Lezzetli hale gelmesi için saatlerce uğraştım. Siz ise bir dakika bile sürmeden, şu kağıda bir balık resmi çizerek hesabı ödediniz. diye nazirede bulunur. Pikasso’da bu serzenişe karşılık olarak şu cevabı verir;

-Ben bu balığı çizebilmek için on yıl boyunca sabah akşam eskizler hazırladım, günlerce çalıştım. 10 yıllık çalışmadan sonra 11. yılda sizin bir saatte yapıp, leziz hale getirdiğiniz balığın parasını ödeyebildim. 

Aslında ‘yaşam’ denilen oyunda ‘kapitalizm’ denilen vahşet olmasaydı, bu öyküye şaşkınlıkla bakmayacaktık belki de… Ama dünyada sömürü bitmediği ve de emek değerini alamadığı için ilginçliğini koruyan bir öykü, hatta bir fıkra olarak bakıyoruz bu tarihsel anıya. 

Karikatürde emek ile oluşan bir uğraştır. Emek, bilgi ve birikimle daha da çoğalır. Karikatürün biçeminde iki kol vardır. Bunlardan biri çizgi biri de mizah. Bu iki kolun görevleri birbirini etkiler ve biçimlendirir. İkinci kol yani mizah, sözlü geleneksel kültürümüzün birikimlerine sahiptir. Kendi adıma mizah yada ‘gülmece’ denildi mi, biraz tedirginlik duyarım. Türk mizahının ustalarının aydın sorumlulukları yeni kuşaklara yeni görevler yüklemekteydi ki bu ağır bir sorumluluktur. 

Karikatüre ilk başladığım yıllarda iki kanadı olan bir tartışma sürerdi. Birinci kampta, evrensel olma iddiasından yola çıkan ‘grafik’ yada ‘çizgi’ ile mizah. Bu cephedekiler, karikatürde çizgi ile anlatımdan hareket ederek öz ve biçimini oluşturuyordu. İkinci kanattakiler ise daha ulusal boyutlardaki bir kitleye hitap eden, yazılı karikatürlerle misyonu sürdürüyordu. Yüksek tirajlı karikatür dergilerinde odaklanan ikinci grup; ‘çizgi ile mizah’ iddiasından yola çıkanlar ‘grafik mizah’çılar tarafından aşağılanarak ‘sulu mizah’ tanımına yakıştırıldı. Yıllar içinde bu tartışmalardan geriye ne kamplaşma ne de eskisi gibi keskin ayrımlar kaldı. Aslında bakılırsa iki kanat da birbirine bir şeyler kattı. Bunun da sebebi iki cephenin yola çıkıştaki (yani mizahı ele alışlarındaki) amaçlarıydı. 

İster grafik mizah, isterse yazılı karikatür olsun, her iki grup içinde gülmece, ‘ezilenden yana olmak’ demekti. Tanımlar yapılırken daha da ileri gidilerek mizah için, ‘halkın savunma gücü’ denilirdi…

‘Yeni düzeni düzeni’ adıyla tekrar buzluklardan çıkartılan, vahşi kapitalizm ile bazı şeyler özünü yitirecekti. Halkın, ezilenin silahı olan mizah da bundan nasibini alacak; sömürgenlerin elinde ezmek amacına hizmet ettirilecekti. Reklam almaksızın varlığını sürdürebilen dergi örneği, karikatür dergiciliği dışında (yok değil) imkansızdır. 

Ülkemizde reklam almadan çıkabilen dergiciliğe tek örnek mizah (karikatür) dergileridir. Bunun böylesi bir geleneği sürdürmesini sağlayan sadece okuyucusudur.  Reklam almadan var olmayı denemenin tek amacı, büyük ihtimalle sömürgenlere diyet borcu olasılığını bırakmamak olsa gerekti. Fakat şimdilerde ise reklam sanayisi, karikatür ve de mizahın öğelerini kendi çıkarına işleyebiliyor. 

Popüler kültür ve yabancılaşma ile birlikte mizah sömürgenlerinin silahı haline gelebiliyor. Şimdi o geçmişteki iki ayrı kampın ayrımlarının biçimsel olduğunu anlıyorum. Bugünkü post modern yaşam biçimini dayatanların ortamında asıl ayrımın özde yani mizah silahını halktan, ezilenden yana kullanmakla halka karşı sömürgenden yana kullanmak arasında olduğuna inanıyorum. 

Ülkemizde bu yılın başında gösterime giren bir Fransız yapımı olan Ridicule adlı film, hak ettiği ilgiyi  görmemişti. 1789 devrimi öncesindeki (Kral 16. Louis zamanı) Fransa’sındaki soylu sınıfının Kral’a yalakalık etme yarışları hicivsel ve tarihsel olarak anlatılıyordu. Soylular arasında sürdürülen bu yalakalık oyunundaki silahta espriydi. 

16. Louis, soylular arasındaki espri, nükte sarmalındaki kapışmanın hakemiydi, kendisini doyuran espriyi yapana kapıları açıveriyordu. İşte böylesi bir arbedenin arasında düşüveren taşralı yoksul soylu Malavoy’un derdi ezilenlerden yanadır. Sarayda bu savaşım sürerken Malavoy, balçık ve çamurun içinde sıtmadan ölen köylülerin arasındadır. O köylülerin arasında yaşayan Malavoy’un saraya çıkıştaki derdi, bataklığı kurutmak için bulduğu kanalizasyon tasarılarına destek (sponsor) bulmak içindi. Saraya gidip kraldan yardım alabilmeyi amaçlıyordu. Köylünün yanında yer alıp, onların derdine çare bulmak için idealist su mühendisi Malavoy, saraya gidip yardım istemektedir. 

Birdenbire böylesi bir espri, nükte yarıştırması ile asillerin birbirini yediği bir ortamın içinde kendini buluverir. İdealist su mühendisi de saraya kabul edilmek için bu yarışa katılmak zorundadır. 

1789 Fransız devriminin öncesinde düzenin kokuşmasını simgeleyen örgütün etrafında gelişen bu filmin senaryosu Remi Waterhouse’in kendi romanından uyarlanmış. Ridicule yada türkçe adıyla “Gülünç İlişkiler”in yönetmeni Patrice Leconte’de çizgi romancılıktan gelen bir sinemacı. Fransızların meşhur çizgi roman dergisi Pilote’da 5 yıl boyunca çizerlik yapan Leconte, 1976 da yönetmenliğe başlamış. Ülkemizde bu yılın başında vizyona giren Ridicule, ne acıdır ki gereken ilgiyi görmemişti. Aslında keyifli bir sinema yapıtı olan Ridicule, her zaman olduğu gibi Amerikan ürünlerine alıştırılmış popülist sinema izlerliğine kurban edilmişti. Oysa Ridicule, yaşadığımız çağda da mesajlar gönderebilen bir yapıttı. Ben bu filmde “Atları da Vururlar” filmi ile bağlantılar kurdum. 

Bu iki filmin birleşimleri çok fazla ancak her iki yapıtta çağlarını yorumlamak açısından bakmanız gerekir. Ridicule, Fransız ihtilali öncesindeki feodalite döneminin çürümüşlüğünü eleştirel bir gözle hicvederek anlatılırken, “Atları da Vururlar” kapitalizm döneminin eleştirisidir. 

Ridicule (Gülünç İlişkiler) filmini tarihsel dialektik içinde değerlendirdiğinizde günümüzle ilgili verilere de ulaşabilirsiniz. Ben kendi payıma günümüzde mizahın aldığı yeni durumu çıkardım. Devrim öncesi Fransa’nın sarayında soyluların arasındaki boğazlaşmanın silahları olan nükte, espri savaşında amaç ise kralın gözüne girmek. Günümüzün pop kültürü içinde odaklanan stand-up komedyenler, talk show’cular yada reklamlar… Burada aralara bezenmiş nükte ve esprilerle hoşça vakit geçirmeyi amaçlayan gösteriler. Kral’ın yerini ise sermaye alıyor. 

Yazının başında belirttiğim gibi farklı anlayışlara rağmen, mizahın birleştiği ortak payda ‘halkın savunma gücü’ olmasıydı. Yani ezene karşı ezilenden yana tavrını koyardı. Oysa şimdilerde bu tanım geçerliliğini yitirmese de tümüyle doğru olmadığı ortaya çıktı. Y. D. D ile daha da cüretkar bir cesurluğa kavuşan burjuvazi mizah silahını kendi lehine çevirdi. 

Aptülika

Aksak Kurbağa 1998


0 Comments

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.