Duygu ve Duygusallık Üzerine


40

Yaşadığımız hayatı anlamaya çalışmanın biçimleri nereden baktığımıza bağlı olarak (kendi gerekçelerini de içinde taşıyarak) bir hayli farklı olabiliyor.

Ve  iyilik sonunda baskın verince, seçkin, gerçi ahmaklığını değil, ama ahmaklığının bilincini yitirir. K. Marx 

John Berger’in söyledikleri şunlar: “Ünlü ekonomi tarihçisi Immanuel Wallerstein’a göre, insanlığın durumu muhtemelen beş yüzyıl önce olduğundan çok daha kötü. Çağımızın yoksulluğu başka hiç bir çağdakine benzemiyor. Geçmişteki yoksulluklar gibi doğal bir kıtlıktan kaynaklanmıyor, zenginler tarafından dünyanın geri kalanına verilen öncelikler listesi sonucunda oluşuyor. Bunun sonucunda ise modern yoksul (bireyler dışında) acınacak bir varlık değil bir süprüntü olarak görülüyor. 20. yüzyılın tüketim ekonomisi dünya tarihinde ilk defa, bir dilencinin hiç bir şeyi çağrıştırmadığı bir kültürü yarattı.”

“Eğer insanlar bugün işkencenin bu kadar yaygın olarak yeniden ortaya çıkmasına (hiç ortadan kalkmış mıydı?) şaşıyorlarsa, bu belki de kendilerinin kötülük diye bir şeyin varlığına artık inanmadıklarından ileri geliyordu… İşkencenin karşıtı olarak ilerlemeyi değil iyiliği düşünmemiz gerekir. “İhtiyacını duyduğumuz şey; hanidir akıl/mantık adına bastırmaya, köreltmeye çalıştığımızı duygusallığımızı diriltmek, duygularımızın kendilerine özgü ifade edici niteliklerinin farkına varmak galiba.

Sorunun, anlama dünyamızda onulmaz yaralar açarak, doğru çözümleme yönteminin yaratılan karşıtlıklarla iş görmesi gerektiğine karar kılan pozitivist epistemolojinin duygu ile akıl/mantık arasında temel bir çelişki olduğu bilgisiyle bizi şartlandırmasından kaynaklandığını düşünüyorum . Duygu ve akıl/mantık süreçleri arasın da öngörülen bu ayrım ; duyguları  titreme, terleme, çarpıntı vb. gibi bir dizi fizyolojik duyuma indirgeyerek; böylece, her türden istenci duygulardan soyutlayıp mantığa/akıla havale ederek temel dayanağına kavuşur. Bir adım ötesi duygunun/duygusallığın anlamsızlığa kilitlenerek berhava edilmesidir.

Pozitivizmi  bu düzeyinden bakıldığında: ne duygu-deneyimlerinde kültürel anlam dizgelerinin oynadığı temel rol ne de örneğin somut bir toplumda sıkça dışa vurulan duyguların o toplumsal yapının taşıdığı gerilimle olan ilişkisi gereğince anlaşılabilir. 

Duygu dışımızdaki dünya tarafından uyandırıldığı ölçüde, o dünya hakkındadır da. Hatta çok özel bir eylem kipi. olduğu söylenebilir. Bir eylem kipi olarak kişinin dünyası ile ilişkileri hakkında dile getirdikleriyle (burada farkında olup olmama hali çok kritik olsa da) o dünyanın aktif bir kurucu ögesi olarak belirir. 

İŞKENCE-YARGISIZ İNFAZ-KATLİAM SİZDE ÖFKE VE TİKSİNTİ DUYGUSU UYANDIRMIYOR MU? 

Has bir öfke duygusunun kayda değer bir politik kazanım olabileceği, öfkeyi ezilen sınıf/gruplar için ulaşılabilir/makul bir şey olmaktan çıkarmanın temel bir hakim sınıf yönelimi olmasıyla bir arada düşünüldüğünde; bilinçli ve düzenli olarak var edilen bir öfke reddi işleminin asli bir tabi kılma mekanizması işlevi gördüğü söylenebilir. Tabi kılma ve nitelik kazanma arasındaki temel bir ilişkinin varlığı bu bakımdan önemli: “Yetenekleri belirli bir düzene sokulmuş, belirli bir disipline tabi tutulmuş olanlar belli rolleri üstlenmeye hak kazanır ve üstlenirler… itaat ve nitelik arasındaki bir çelişkinin sonuçları ya muhalefet ve isyan ya da düşük performans ve vazgeçerek çekilmedir” G. Therborn.

Evet, hiç olmazsa biz; akıl ve mantığın duygulara göre egemen ideoloji tarafından görece kolay maniple ve tutsak edilebildiğini unutmadan, duygular bahsinde seçici, düzene koyucu, kısıtlayıcı roller kuşanmayalım. Akıl ve mantığımızın duygularımızı bir inkar işlemine tabi tutmasına izin vermeyelim. Kendi epistemolojimizi konuşurken -duygularımızın ifade edici niteliğinin dilde kurulan akılcı yargılara indirgenemez özelliğini gözeterek- duygular ve bilgi/ bilinç arasındaki ilişkiyi de yeniden düşünmeye başlayalım.

” İNANÇLARI İNSANLIK İÇİN,GEZEGENİN HER ZAMANKİ KARANLIĞI BOYUNCA UZANAN BİR YOL OLDU ” J. Berger

Tarihimiz ve şimdimiz bu yeniden düşünmenin gerekleri içinden okunursa görülecektir ki; Ölenlerin ölümü, hiç bir kişisel karşılık hesabı yapılmaksızın tepeden tırnağa duygu ve istenç kesilmenin sonsuz yaşanır kılınmasıyladır biraz da. Unutmayalım . Tam da bu yüzden Onların hikayesi: bütün akıl yürütmelerimizin bir süre sonra tıkanmaya vardığı, somut koşulların bütün verilerini aleyhte gibi göründüğü en çaresiz anlarımızda hile temel politik (duygusal) bağlantılarımıza sadık kalmayı öğretmeye devam ediyor: Onlara, AŞK OLSUN…

Erdoğan Özmen

Şizofrengi


0 Comments

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.