Bali Adası – Meral Onat


38

Bir sürü gösterişçi gazete yazarı, şimdi tatil zamanı ya, gazetelerde tam sayfa tatil anıları ve önerileri, ballandıra ballandıra anlatıyorlar. Singapur kerhaneleri, Endonezya Adaları, Bali’deki çıtır fahişeler; 8 kuvvetinde dalgalara ve tsunamilere dayanıklı 18 katlı Golden Princess gemisiyle kimbilir daire fiyatına Avrupa limanları gezisi… Sadistçe bir zevkle anlattıkları adını bilmediğimiz yiyecekler, soslu tavşan bacağının lezzeti… Bizim Avşa Adası’nda da Mustafa Usta ada tavşanlarını avılıyor, karısı da alüminyum tencerede pişiriyor, bir şey diyemiyorsun ki, çoluk çocuk gerçekten açlıktan nevri dönmüş.


Yazarımız bir de Prenses gemisini burnuna koymuyor, yok gemideki havuz suyu biraz fazla sıcakmış, bazı limanları göre göre bir heyecanı kalmamış, biz Haydarpaşa’ya yanaşsak heyecanlanıyoruz.. Başka birine soruyorlar, gerçek bir Newyork’lu nasıl olmalı, Amerika’da hangi mekanları seviyorsun diye.. Neyi sevecek, Pentagon’u seviyor, Oral Ofis’i seviyor.. Hiç kimse de demiyor ki, gidelim bakalım şu Florya Halk Plajı nasıl, açması, simidi, Bostancı vapur iskelesinden atlayan çocuklar, Küçükyalı’da damperlilerin çalıştığı sahildeki su yüzüne çıkamama, Şile girdaplarında popüler uygarlık telef oluyor, Golden fitness salonunda kürek çekmeye gene devam edersin. Yazar, kamarasının deniz manzarasından memnun olmamış, tam pencerenin önünde filika varmış,, fena mı tehlike anında önce kadınlar ve çocuklar değil, sadece sen, aç pencereni, bin filikana.


Kamusal alanlarda hala bulunabilme, çay bahçelerinde oturabilme cesareti, ceylanların vahşi ormanda gezinme mecburiyeti gibi.. Bir çay bahçesine gittin yavrunla, çocuğunu İskoçya’dan Türkiye sahillerine getirdin, oralar her türde kafiyeleşmiş suçlular ormanı, yavru ceylan annesinin gözleri önünde parçalandı.. İskoçyalılar öyle insanlar ki, kimsenin evinde kör bir ekmek bıçağından başka kesici, delici, ateşli silah yok.. Cenaze töreninde rahip, AB’ye giriş şartı olarak Türkiye halkının silahsızlanması şartını önermiş.. Ho Şi Minh’in Vietnam’ı değiliz ki, bu silahların namluları emperyalizme karşı dönmüyor ki, evdeki çocuğun gözünde, ensesinde, balkondaki kadında patlıyor. Ama yine de inatla hayali düşmanlara karşı tetikteyiz. Sivillerin silah bulun-duramaması için geçen yıl Avşa adasında bir imza kampanyası vardı. Bir minibüs hattı yüzünden yıllardır bitmeyen kavgalardan sonra, bitişik komşum adaya bıyıkları aşağıya doğru bir korsan getirtti. Korsan ve adamları, çocuk, genç, dondurma yiyen ailelerin bulunduğu iskele meydanını çapraz ateşe tuttular. 20 yaşlarında iki genç başlarından vurularak öldü. Birisi Mıstık Market’in sagibi yaşlı bir adamcağızın evladı, askerden yeni dönmüş, çatışma sırasında dükkanın kapısında kurşun onu buluyor. O sırada ağzında börek parçası. Babasını görüyorum, dükkanın önünde, bir yıldır kalakalmış, yavrusunu kaybetmiş acılı ağır bir fil, düllanın önü fil mezarlığı..


İnsanlar bu kadar kolay silah taşıyamasın diye dükkanın önüne imza kağıdı astırabildi sadece. Gelip azmettiren komşumun evini, minibüsünü, geçtiği, geçeceği bütün hatları yakarlar, böyle bir acı bütün adayı tutuşturur diye bekledik, hiçbir şey olmadı. Lanetli minibüs sapasağlam, onu ancak aşırı bir hız yok edebilir. Evi, minibüsü korumak için jandarmalar kışın gelip gitmiş, bizim evin camını kim kanırttı, o soğukta kışla mı yaptılar. Geldim baktım, evde her yer kibrit çöpü, çamur içinde, ev karışık ama hırsızlık yok. Evin camına mecburen yazıcam giderken, er ve erbaş giremez.
Adada dedektörle bir arama yapılmazsa, bazuka da dahil her türlü silah, cephane, mühimmat bulunur. Savaş durumunda belki de buradan şımarıkça geçen düşman gemileri, deniz altınları ve uçaklarına bu silahlar bir doğrultulsa Avşa Adası destan yazacak. Ama namluların ucu her zaman bebeklere, çocuklarla, balkondaki, dükkanın önündeki insanlarla buluşuyor.


Adada yıllar önce çay bahçelerinde masaların altına kıvrılmış birbirinin aynı, bir sürü köpek vardı. 101 çoban köpeği, uzun kulaklı, dalgalı uzun tüylü, siyahlı kahverengili inek desenli köpekler.. Dinozorlar gibi birden bire yok oldular. Kurtulan bir kaç tanesi dağlara çıkmış, gittikçe vahşileşmiş, gözleri kanlanmış, besinleri adadaki tavşanlar, yazlıkçıların civcivleri, tavukları. Eşkiya gibi, doğadan haklarını istiyorlar, sabahları dereye su içmeye, sonra tekrar yukarlara çıkıyorlar, onları saygı ve aşkla seyrediyorum. O güzelim ada köpekleri yok oldu, ama buraya yumuşak, miskin, uykulu vatandaş tipi köpek değil, eğitimli K-9 tipi Alman kurt köpekleri getirtilip arama yaptırılmalı. Koklata koklata, çuvaş çuval otları buldurtacaksın. Sahilde bu sıcakta kalın ceketli, ceketlerinin altında ne malzeme var, onların masalarına gidip koklayacaklar. Ot adası, burası gerçek “Bali” Adası”.


Adaya korsan gemileri geliyor. Disko açılışlarında havaya havai fişeklerle birlikte havai kurşun atılıyor. Bu hengamede adanın güzelim kuru ot kokuları, insana baygınlık veren mis gibi lavantagiller, karabaş otları, güneşte kavrulmuş adaçayları, bir türlü dikkati çekemeyen aldatılmış mahzun kadınlar gibi boş yere ilgi bekliyor. Issız bir adaya düşsen en çok neyi almak istersen, herkes onu almış gelmiş.. Sevgili, güneşyağı, çekirdek, jet sji, silah, mayolar, makyaj malzemeleri… Turistin niyetini bavul tahlilinden anlayabilirsin. Kızlar podyuma çıkma heyecanı içinde, akşam sanat mezunu mankenler gibi, Mavi Marmara gemisi paso kıyafet taşıyor. İskelede satılabilecek her şey, dondurma, konserve balık, şarap, zeytin, yaşı geçmiş kadın; telefonda telaşlı bir konuşma, kendini kaybetmiş bir genç bağırıyor, “Ulan oğğlumm, çabul gel diyorum!! Kaynıyo ooğğlum burası! Vıyıl vıyıl, karı dolu, çabuk gel apptal!” Buraya elbetteki kimse direkman çiftleşeyim diye gelmiyor ama, deniz suyu enerjiyi aşağı bölgelere, svadistana çakraya indirmiş, doğru, disko müziği de öyle, diskolarda Jean Michelle Jarre’ın “Kusto’yu bekerken” albümünü çalsalar, herkes edepli edepli oturacak.. Geceye hazırlanan turunç bedenler, gündüz cildin üstüne hücum etmiş. Gece pansiyonlarda Marmara Denizi’nin tuzu yeniden tadılıyor, Manastır sahilinin röntgenci kumları çarşaflarda, Altınkum plajının midye, yosun kokusu saçlarda yeniden hatırlanıyor.


Yakında Rum yapısı eski bir kuyu var. Denizde aynı seviyede, arada 25 metre var yok, suyu nasıl tatlı ve şifalı. Yıllar önce kuyunun dibinde bir kaç kişi oturmuş, yanlarında çok yaşlı bir adam, dağlara bakıp bakıp ağlıyor. Bu koyun adı Aleko Koyu, gençliğimde bu bölgenin tanınan ailelerinden, biz buraları böyle bırakmadık , harabeye çevirmişsiniz diye ağlıyor. Bu tepelerde üzüm bağları, badem, fıstık ağaçları vardı, tepeler yemyeşildi. Şaraphaneden şaraplar fıçılarla kanallardan indirilir, gemilere yüklenir, İtalya’ya gönderilirdi. Ağlıyor evinin temellerinden bir iz arıyor, bizim evlerimize buyur ediyoruz, sizindir diyoruz. En son kalan tarihi evin duvarlarını da bir gece gizlice buldozerle yıkıp define aradılar, tek bir tuğla bulamazsın diyemiyoruz.


Marmara Adası tam karşıda , denizin üstüne buruş buruş konmuş kadife işlemeli bir masa örtüsü. Toros dağlarından biri kaçıp gelmiş, onu seyretmek eski bir Paramount filminin başlangıcını zevkle beklemek, ada mı dağ mı, bakıp kalıyorsun. Marmara depreminde milim kıpırtamadı, arka yüzü mermer, granit yatakları, denizden geniş omuzlu, üçgen vücutlu bir tanrı fırlayıp öylece donmuş kalmış, Avşa’nın abisi… Avşa’nın bütün fettanlığına karşı Marmara Adası efendi, sakin, geceleri evinde ailesiye geçiren bir ada. Orada yaşayan pek çok insanın, öldükten sonra yatmayı isteyeceği kadar huzurlu bir ülke. Bütün ömrü anarşistlikle, siyasi geçimsizlikle geçmiş Memduh Amcam, gençliğinde Halide Edip’lerin büstlerini bombalayan vatansever, kontgerilla görmüş. Deniz Gezmiş’in sevgili dayısı, gözümün nuru Psikiatrist Memduh Eren ölünce Marmara Adası’nın granitleri altına yatmayı vasiyet etti. Her iki adada şimdi bir sürü Robenson Baba, etrafında binlerce silahlı Cuma, abijim diye, gemiler korsan taşıyor. Coğrafya mükemmel, fizim ve kimya berbat, her türlü kimya burda, en son kaçak akaryakıt. Ama Memduh Amca burda yatıyor ya, ömrü boyunca tatil için ne Golden Princess, ne Bali adaları, hep yüz senelik Tekirdağ gemisini seçti ya, bu coğrafyaya güveniyorum…


Meral Onat
Penguen 2003


0 Comments

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.