Bakar mısınız? Bu Suyun İçinden Yaprak Çıktı!


63

“Bir bebek ve bebek arabası. Tamam. Pekii, bu çiçek neyle ilgili olabilir? Eveet, bir saksı, aferin. Pekiii bu bir ‘cup’ dondurma neyle eşleşebilir?Hımmm, ne olabilir?” İşte bu cümleler 2 yaşında bir çocukla oynadığım bir eşleştirme oyununda mantıklı son sözlerim sevgili okurlar. Sonrasında içimde bütün öğretme isteği kayboldu. Hayatın modern bilgilerinden biri hiç beklemediğim bir anda aniden bastırarak beni cehalet içinde bıraktı. “Hımmm” diyordum. Elimde bir cup dondurma kartıyla mal gibi kalakalmıştım. Bir dondurmayla eşleştirilebilecek aday kartlar arasında en mantıklısı itfaiye arabasıydı bana göre. Elbet bu eşleştirmeyi yaparak “su sıkmak, dondurma ve serinlik” argümanıyla yüklenemezdim 2 yaşında bir çocuğa. “Eveeet” dedim. “Kaybolmuş bunun eşi” dedim. Eğilip masanın altına bakacakken “İşte bu” dedi. Elinde bir gofret kartı tutuyordu. Durdum. Bol “m” li bir “Hımmm” dedim. 2 yaşında bir çocuk bir anda rakibim olmuştu, “m”yi filan boş verdim. Dümdür bir “Haa” dedim. Modern dünyanın dekorasyonundan kurtulup ayılığa giden yolda yaşadığım bu değişimi çok iyi tanıyordum. “Alla alla” dedim. Bu ruhani nidadan sonra kafama bir cup dondurmanın kenarına iliştirilen rulo-kat gibi, gofret gibi ‘kıtırdak dekorasyon nevaleleri’ ve nefis kafe görüntüleri hücum etmeye başladı. Haklıydı Bay İkiyaş ve beni bu oyunda yenmişti.

Aslında modern bir insan sayılırdım, ayı gibi “kase” demek yerine “cup” demiştim. Zamanında “ıspanak yataklarına yatırılıp, deniz tuzuyla masaj yapılmış fileto levrekler” yemiş adamım ben. Onu mu bilmeyeceğim. Ama işte bir an, bir çocuk oyununda dondurmayla gofretin eşleşebileceğini kafam almamıştı. Yani bir cup dondurmanın kenarına mutlak bir gofret konur düşüncesi ne zaman normalleşip bir çocuk oyununa girebilecek kadar kabul gördü, onu bilememiştim. “Tamam” dedim. 2 dakika önce “aferiin” diyen bol harfli diilim, küfre daha yatkın ve kelimeleri kesik kesik söyleyen bir çatal dile dönüştü. Elime itfaiye kartını aldım. Artık tek başıma oynuyordum oyunu. Oyun arkadaşıma her an omuz atabilecek kıvama gelmiştim. Tedirgin ve tümüyle kuşkudaydım.

Umut’a başımdan geçen bu olayı anlatıyordum. Göz yapısından dolayı olayla pek ilgilenmiyor gibi gözüküyordu. ‘Kıtırdak’, ‘cup’ kelimeleri biraz hızımı kesse de hararetle anlatabildiğime inandığım bu olay birer kuyuya benzeyen gözlerine yitip gidiyordu. Umut’un bana değil omzumun üzerinden arka masaya baktığını fark ettiğimde “Dinlesene oğlum” diye uyarmak zorunda kaldım. “Ortamı naneli limonata basmış” diye karşılık verdi. Dönüp baktım. Mekandaki masalarda toplam 6 adet içine nane yaprağı atılmış limonata saydım. Ambiyansi tavana vurmuş, mekanlardan sonra bu süper ikili yavaş yavaş ambiyansı  yere vurup ancak bir iki defa sekebilen mekanlarda da yayılıyordu. 

Yaşadığımız günler, genç ve yakışıklı aşçıların tavadaki sebzeleri havada döndürdüğü, menülere ‘betimlemeli’ yemek isimleri koymanın şart olduğu günlerdi. Yazık ki bu güzel hareketler için sermayeyi yetmeyenler “sahanda anne köftesi” gibi girişimlerle ocaklarında leziz yemeklerden çok, sırnaşık bir samimiyet pişirmeye gayret ediyorlardı. Limonata her mekanın uzlaşabileceği bir çıkış kapısı oldu. Bir nane yaprağı eşliğinde kolay ve ucuz bir ambiyans elde etmenin en fresh içeceği haline geldi. Kenar semtlerdeki fareli pastanelerin değişmez içeceği limonata, son zamanlarda ince bardaklardan, büyük bardaklara taşınmış, bünyesine bir nane yaprağı katarak tadından çok havasını değiştirerek cool bir içeceğe dönüşmüştü. Nane, bir limonatanın fiyatını 5’e katlayan bir bitki çeşidi olarak gerçekten büyük bir başarıya imza atmıştı. Önüme dönüp Umut’a, Tam da anlatmak istediğim bu işte” dedim. Bin yıldır bildiğimiz yiyecek ve içeceklerin yanına dravdan bir ekleme yapılarak bir anda o besinin başka bir boyuta geçmesi canımı sıkıyordu. “Ne kadar?” diyorduk ambiyans iktidarı’na, “8 YTL efendim” diyordu. Önce şaşırıyorduk . Sonra şaşkınlığımızı çok da belli etmeden 2 YTL limonata için, 6 YTL nane yaprağı için ödeme yapıyorduk. Hemen alışıyorduk, hatta bu ikilileri bir çocuk oyununa sokuyorduk, ulan hatta tavsiye ediyorduk: Daha dün duymuştum “Bak buranın armutlu antrikotu nefistir” diyen birini. Bu ikililerde lezzet arayışını döven bir ambiyans yaratma hevesinin ağır bastığını düşünüyordum. “İçelim mi birer naneli?” dedim Umut’a. “Yok kahve içicem ben” dedi. Kahve geldiğinde bir durgunluk oldu masada, bir konuşamama, mimiklere vurmayan ifadesiz bir şaşkınlık…

Masaya bir yaprak gelmişti. Umut’un kahvesinin yanında gelen bir bardak suyun içinde yüzüyordu. Umut kuytu gözleriyle uzun uzun baktı yaprağa. Buruşuktu, sanki garson tepside taşırken yukarıdaki ağaçtan düşmüştü. Sanırım suyun içinde yüzen bir yaprağın böyle bir mucizeyle açıklanması, onun birisi tarafından bardağa konulmasından daha mantıklıydı. Umut “Piiiyy” dedi. Yalınlığın gözünü yiyim, sizlere döndüre döndüre anlatmaya çalıştığım konuyu bir bardak suyla anlatmıştı mekan. İşletmenin sahibine baktım. Pörsümüş bir nostaljiyi kısık sesli etnik bir müzikle, hareketlerindeki dinginlikle müşterilerine sunmaya bayılan, gözlüklü, çok kitap okuduğunu belli etmeye gayretli orta yaşlı kadın grubu’nun başarılı bir temsilcisiydi. Muhtemel bir sabah “Neden olmasın” demişti naneyi suya atarken, “Çok şık durdu” demişti suda yüzen naneye bakarken…

O gün mekanda epey oturduk Umut’la. O naneli suyunu içerken bende ağzına yeşil limon tepiştirilmiş bir Corona söyledim. Bütün ikilileri tüketiyorduk. Suda yüzen naneden güç alarak gofret-dondurma ikilisinin sanki bütün hayat Nişantaşı’nda geçiyormuşçasına bir çocuk oyununa sızması hakkında konuşmak için tekrar konuyu açtım. Benim bu konuya sürekli saldıran heyecanımdan galiba sıkılmıştı, sonuçta yepyeni bir saptama yapmıyordum. Daha ilk cümlemde, “Ne alakası var oğlum, oyuncak ithaldir” karşılığını alınca sustum. “Hımmm” diyebildim. Oysa içimden dümdüz bir “Haaa” demiştim. Bütün hevesim kaçtı. Konuları birbirinden ayırıp çok basit bir gerçeği görebilmesine hayran olmuştum. Hayranlığımı çok da belli etmedim. Hala içimden, ‘Keşke burada üretilmiş olsaydı, “Skandal yahu bu…” diye abartabilseydim diye düşünüyordum. Sokağı seyretmeye başladık. Bu güzel mekanın bulunduğu sokak tıpkı bir film seti gibiydi. Cumbalardan sardunyalar sarkıyordu, belki birazdan bu sokaktan fırıl fırıl eteğiyle bir Akdeniz kızı geçerdi, sokaktan yayılan yaşama sevinci rüzgar olup eteklerini kaldırırdı belki. Mekanda Amelie’nin müziği çalmaya başladı. Sokağa giren akordeoncu kuz nefis ve steril bir sevecenlik yayıyordu etrafa. Müzikler birbirine karıştı. “Akordeonun ve Amelie’nin ülke gençliğine zararları”yla ilgili bir kaç saptama yapasım geldi. Sonra “Amaan” dedimiçimden. Ayaklarımı uzatıp geriye yaslandım. Umut’a sormadan garsona arkadaşça bir ses tonuyla ağzı limonlu iki Corona söylesim. “Aslında güzel lan böyle yaşamak” dedim. Kendi kendine çelişmenin, açığa çıkmazsa hiç rahatsızlık vermeyen o rahat kucağına bıraktım kendimi. Umut’un son söyledikleriyse bir kulağımdan girip öbüründen çıktı ve şimd sizlere ulaşıyor. “Sen iyice karaktersiz oldun.”

Fırat Budacı
Uykusuz – 2008


0 Comments

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.