Artık Bir Gece


24

Amorphis, Benediction ve Bathory dinliyorduk. İlkel çağlardaki tanrılardan bahsediyorduk. Seviyeli bir muhabbet birden nasıl da çark etmişti.. Banyoya doğru yürürken dar koridordaki turuncu ışık ve duvarlardaki totem maskları boş mideye üst üste devirdiğim schnapslarla dönen başımı ve bulanan işkembemi iflas ettirmişti. Nihayetinde hiç tanımadığım birinin banyosunda filmlerde görüp tiksindiğim halde klozete ağzımı dayayıp kusmaya başlamıştım. Bir süre banyo paspasının üzerinde gözlerimi kapatıp uyumaya çalıştıktan sonra kendimi toparlamam gerektiğine kanaat getirmiştim.

Zira bu eve beraber gediğim arkadaşlarım beni bulamaz ve evden bensiz ayrılırlarsa o zaman boku yerdim. Yüzüme biraz soğuk su çarpınca ayılır gibi oldum, bunu takiben küvete eğilip duş telefonunu buz gibi soğuğa ayarlayarak yüzüme tuttum.. Ohhh… Kendime gelmiştim, zihnim, algılarım iyice açılmıştı. Merkürün etkisinde hava grubu bir ikizler olduğumdan havadaki en ufak bir elektriklenmeden dahi nem kapıp hastalanacak kadar nadir bir sinir sistemim vardı. Ve septik sinirlerim bana derhal o evden uzaklaşmamı söylüyordu. Fakat tüm ikizler gibi ben de çok meraklıydım. Aynaya yüzümü dayayıp incelemeye koyuldum. Ne garip mahluklardık. Aslında en güzelimiz bile ne kadar çirkiniz haberimiz var mı acaba? Oysa hayvanlar ne güzeller hiç yaşlanmıyorlar derileri de kırışmıyor ya da sivilcelenmiyor. Birden yüzümü kurukafa olarak gördüm aynada. Eninde sonunda dönüşeceği de o değil miydi. Sonrasında hiçlik. Ama birden içeriden açılan müzikle yeniden hayata bağlandım. Yaşam ne kadar hassastı. Bir anda parmaklarımızın arasından kayıp gidiverecek değerli bir kolye gibiydi.

Koridoru yeniden yürüyüp salona döndüm. Herkes bıraktığım yerdeydi, ama değişen birşey olmuştu, kötü bir elektrik yüklüydü havada. Bir süre hiç kimse konuşmadı. Konuşacak birşey kalmamıştı zaten, hepimiz saatlerdir birbirimize kıçımızdan salladığımız zırvaları satıp duruyorduk. Birden hepimizin “Eniş” dediği Enver ayaklandı:

-Ben dellendim yahu, hanginiz en kuvvetli bana bir iki tane çaksın n’olur… diyerek.

Hiçbirimiz onu ciddiye almamıştık. Eniş heteroydu ama ortamlarda gay gibi davranır kendini böyle satardı. Bu yüzden çevresi çok genişti ve işleri de tıkırındaydı. Benimse gaylerle meylerle işim olmazdı hiç. Bu konuda uzun uzadıya konuşmak dahi canımı sıkar hep. Ondan “kayıp” olarak görürüm. Eniş dellenmeye devam ediyordu bu esnada, önce kazağını çıkarttı ardından içindeki tişörtü. Şimdi bir atlet ve kotuyla kalmıştı.

-Asıl bu kot sıkıyor beni… dedi ve.. indiriverdi onu da… Hiçbirimizin tepki vermemesi onu cesaretlendirmişti. Bir anda atletini ve boxerını da çıkarttı ve öylece kalakaldı salonun ortasında. Ne diyeceğimizi bilememiştik.

-Herhangi birşey söylemek zorunda mıyız… dedim.

Ev sahibi kadın ters ters yüzüme bakarak:

-Ne o hoşuna gitmedi mi? diye sordu. Cevap vermek için ağzımı açmaya kalktığımda odada tanıdığım 2. insan olan Derman lafa girdi:

-Eniş’i vücudunu kadınsı bir gözle incelemeyecek kadar iyi tanır o.

-Hah! diyebildi kız. Ama tam lafı gediğine soktuk sanırken de üzerindeki siyah trikoyu çıkartıverdi. İçinde sütyen yoktu bu yüzden neredeyse çıplak sayılabilirdi. Ama arkası da geldi, ayağa kalkarak seri bir hareketle taytını da çıkarttı, zaten külotu da içinde çıkıvermişti tayt dar olduğundan:

-Hadi buna da tepkisiz kalın bakalım.. dedi ellerini beline koyarak.

-Kusura bakma ama bu manzara hiç de hoş değil. Sen hiç “istenmeyen tüyler diye birşey duymadın mı kuzum?” dedim arsız arsız.

-Meeee… diyerek sarkık keçi memeleri ve kuru otları andıran pübik kıllarıyla oturduğumuz koltuğa atladı kız bana cevaben.

Eski bir manken olan cool oturuşlu bir çocuk vardı tek kişilik koltukta: Mekrem. Kız gözünü ona dikti. Üçüncü kurban o olacaktı. Artık sıranın bir bir hepimize geleceğinden öyle emindik ki. Bir kaç dakika sonra Mekrem, Derman, Aysal, Kedbar, Joyfer ve Eniş hepsi de çırılçıplak kalmışlardı. Bir tek ben giyiniktim. Üzerimde zaten incecik minicik bir elbise vardı, içimde de minnacık bir tanga. Oturduğum koltukta ayaklarımı altıma alarak “ben soyunmasam olmaz mı” der gibi kollarımı da bağladım. Ama hepsi aklını kaçırmıştı sanki…

Başımı ne yana çevireceğimi bilemiyordum ki, ev sahibesi Derman ve Aysal’ı iki yanına alarak şu porno filmlerin klişe görüntülerinden birine yakın bir poz verdi. Bu iki salak da sanki jayatları boyunca bu anı beklemiş gibi verilen startla şapada şupudu birbirlerine giriştiler. . Bu esnada 3 tane horoz gibi erkek palazlanmış adeta hangisi hangisine domine olacak bunun kavgasını yapıyorlardı. Nihayet umulmadık bir atakla Mekrem Eniş’in önüne eğildi ve organını ağzına aldı.

-Yeteeeeeer! Hepiniz aklınızı kaçırdınız, ne yapıyorsunuz böyle diye bağırdım.

Umurlarında değildim. Beni duymuyor, görmüyorlardı bile. Bir anda 6 kişilik grup homojen bir hamur kıvamında bir harmoniyle ve estetikle salonun orta yerindeki ayı postunun üzerinde devinmeye başladılar. Bense bir spor müsabakası yöneten pasif bir hakem gibi etraflarında dönüyordum. Gruptan dışlanmamsa cabaydı. İçlerinde en muntazam vücutları bendim oysa. Ama onlara katılmayı filan da beklemiyordum. Şu halde bu insanlarla bir daha görüşmek dahi istemiyordum zaten. Çantamı ve kot montumu aldım. Nereye gideceğimi bile bilmiyordum. Bir taksi çevirdim yoldan. Adamcağız arabesk dinliyordu kendince:

-İstasyonu değiştirir misiniz lütfen. 98’e! diye azarladım onu. Hiç ummadığım bir şarkı çalmaya başladı birden:

“Down in a hole*, losin’ my soul”

O an bütün sinirim boşalıverdi. Hüngür hüngür hatta böğüre böğüre ağlamaya başladım. bir yandan da şarkıyı mırıldanıyordum:

“down in a hole, losin’ control. I’d like to flyyyyyyyyyyyyy.. but my wings have been so denieeeeeeed”

Pelin Gökmen
Atom – 2004


0 Comments

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.